LİBERAL

Küresel Isınma

Yazan: cafersahin Temmuz 9, 2007

KÜRESEL ISINMA
Küresel ısınma son yıllarda dünya gündemini meşgul eden bilimsel kuruluşların, bilim adamlarının ve yazar çizerlerin üzerinde çalıştığı bir konudur.
İlk önce “Küresel ısınma” nedir, nasıl oluşmaktadır, konusuna açıklık getirelim: Dünya’ya Güneş’ten gelen ışınların bir bölümü absorbe edilir bir bölümü ise uzaya geri yansıtılır. Güneş ışınlarının dünyada tutulmasını sağlayan çeşitli gazlar vardır: Karbondioksit, Nitrojen oksit ve kloroflorokarbon(CFC) vb. İşte bu gazların güneş ışınlarını tutup dünyaya yaymasına “sera etkisi”denir. Bu gazlar atmosferde artış gösterirse güneşten gelen ışınların daha fazla tutulmasına ve dünyanın daha fazla ısınmasına neden olacaktır. Eğer bu gazlar olmasaydı dünyada (ısı kaybından dolayı) yaşamda olmayacaktı. Demek ki sorun bu gazların olmasında değildir, sorun bu gazların gelişmiş ülkelerin (zengin ülkelerin) ekolojik dengeyi hiçe sayan daha fazla üretim, daha fazla kazanç hırsı ve bilinçsiz bir şekilde(fosil yakıtların) tüketimden kaynaklanmaktadır.
Küresel ısınmanın önüne geçebilmek için 168 devlet tarafından “Kyoto” sözleşmesi imzalanmıştır. Kyoto sözleşmesi günümüzde dünyaya salınan sera gazlarını 1990 yılında yayılan sera gazlarının % 5 oranının altına düşürme amacını taşımaktadır. Ne yaman bir çelişkidir ki sera etkisi yapan gazların en fazla üreticisi konumundaki ABD (kişi başına harcanan enerji miktarı Avrupa ve Japonya insanının iki katıdır) Kyoto sözleşmesini imzalamamaktadır.
Küresel ısınmanın dünya yüzeyindeki etkilerini inceleyen son çalışma İngiliz ekonomist Sir Nicholas Stern tarafından gerçekleştirilmiştir. Sir N.Stern’in raporu dünya gündemine oturmuş ve bilim çevrelerinde ilgi uyandırmıştır.
Sir N.Stern küresel ısınmanın önüne geçilmezse dünya ekonomisine vereceği zararın 7 trilyon dolar olacağını ileri sürmektedir. N.Stern’in küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerini 3 ana başlık altında toplamak mümkündür:
1-Enerjinin verimli kullanımı
2-Çevreci enerji kaynaklarına yönelme
3-Sıkı bir denetim mekanizması
Sir N.Stern’e göre önlem alınmaması halinde küresel ısınmanın sonuçlarını sıralarsak
—Dağlardaki buzların erimesi ile bir milyar insan susuzlukla mücadele edecek
—Yeryüzündeki canlı türlerin yüzde 40’ı yok olacak
—Kuraklıklar milyonlarca insanı göçe zorlayacak
—Kutuplarda buzulların erimesi ile deniz seviyeleri yükselecek ve deniz kenarındaki yerleşim yerleri su altında kalacak
Bazı çevrelerce küresel ısınmanın sonuçları felaket senaryolarına dönüştürülmektedir.
İleri sürülen bu felaket senaryoları nelerdir bazılarını maddeler halinde sıralayalım
— Ilık ve nemli hava veba bakterisinin yayılmasına neden olacak
— Salgın hastalıklar artacak
— Kene ısırığına bağlı beyin iltihapları artacak
— Yeni hastalıklar ortaya çıkacak
— Fırtına ve kasırga oluşumu artacak
— Yeniden buzul çağının yaşanmasına neden olacak
— Ağaç ve bitkilerin fotosentezi azalacak ve buna bağlı olarak atmosferdeki karbondioksit oranı artacak
— Denizlerin seviyesi birkaç yüzyıl sonra 70 metrenin üstünde yükselecek
Yukarıda sayılan küresel ısınmaya bağlı sonuçlar gerçekleşirse üzerinde yaşadığımız dünya diğer gezegenler gibi neredeyse yaşanmaz hale gelecektir. İnsan denen şu garip varlık kendi eliyle kendi geleceğinin mahvına çalışmakta. Sadece kendi geleceği olsa ne gam! ne hüzün! Fakat bütün canlıların geleceğini karartmakta. Üzerinde yaşadığımız dünya ve ekolojik sistem bize bizden öncekiler tarafından emanet edilmiştir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için küresel ısınmaya hayır demenin tam zamanıdır.

Cafer ŞAHİN
Tek Ve Tas Öğr

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;

EĞİTİM

Yazan: cafersahin Temmuz 9, 2007

EĞİTİM

Eğitim kelimesi Latince “E-ducere” kelimesinden gelmektedir.Bu kelime ilk kullanımda “fiziki gelişme” anlamı taşıyordu.Daha sonraki yüzyıllarda ise “çocuğun ve hayvanın yetiştirilmesi” anlamında kullanılmıştır.
İnsanı insan yapan değerlerin,ahlakın,bilginin bireye verilme işine “eğitim” diyebilir.Eğitim sadece davranış değişikliğini kapsamaz,davranışa dökülmeyen veya dökülemeyen kazanımlar da vardır.
Bireyin eğitiminde ilk ve en önemli durak “aile eğitimi”dir.Aile bireye sevme,sevilme ve güven duygusunu verir.B.Russell insandaki güven duygusunun sevme ve sevilme duygusundan kaynaklandığını ileri sürmüştür.Aile içerisinde sevilme duygusunu yaşamamış bireyin güvensizlik duygusu ile “paranoyak” olması kaçınılmazdır.Bireyin eğitiminde aile içerisindeki anne baba ilişkisi de önemli bir rol oynar.E.Fromm anne ve baba,rolünü oynayamıyorsa veya anne-baba arasında rol çatışması yaşanıyorsa bunun çocuk üzerinde olumsuz etkilerinin olacağını ve bireyin psikolojik sorunlarla baş başa kalacağını söylemiştir.
Aile eğitimi bireye toplumsal bir varlık olduğunun ve toplumsal kuralların varlığının ilk öğretildiği yerdir de.Aile bireye içinde yaşadığı toplumun kültürünü,değerlerini ve yaşam felsefesini öğretir.A.Adler toplumsallık duygusunu kazanamamış insanlardan;sorunlu çocuklar,suça yönelik kişiler,akıl hastaları ve alkoliklerin çıkacağını ileri sürmüştür.
Bu açıklamalar ışığında ailenin,bireyin eğitiminde üç önemli fonksiyonu vardır diyebiliriz;
1-Bireyin güven duygusunu kazanması
2-Bireyin olumlu ruhsal gelişimi
3-Bireyin toplumsallık duygusunu kazanması
Bireyin eğitiminde aile eğitiminden sonra gelen devletin denetimi ve gözetimi altında yapılan,eğitim sisteminin temel taşı olan okullarda öğretmenler aracılığıyla bireye verilen eğitime “okul eğitimi” denir.Eğitim sistemi,eğitim ile ilgili yapılan bütün faaliyetlerin bileşkesidir.
Eğitim sisteminin amacı ne olmalıdır ve bireye nasıl bir eğitim verilmelidir,soruları güncelliğini yitirmeyen ve üzerinde araştırma yapılan konulardır.
Eğitim sistemi başta bireye biricik,tek,benzersiz değerli ve saygın bir varlık olduğunu sunan,
kendi hür iradesi ile kararlar alabilen,toplumda kendi ayakları üzerinde duran,görev ve sorumluluklarını bilen,kendini ifade edebilen ve kendi potansiyelinin farkında olan insan yetiştirmeyi amaç edinir.
Eğitim sisteminin birey üzerindeki toplumsal yönü ise;bireyin toplumun bir parçası olduğunu vurgulayan,içinde yaşadığı toplumun kurallarına adapte olan,insan haklarına saygılı,
hak ve adalet duygusu gelişmiş,hukukun üstünlüğüne inanmış,demokratik ve laik düşüncelerle serfiraz kılınmış bir insan yetiştirmektir.
Eğitim sisteminin bir diğer amacı ise bireyi;bilimsel bilgilerle donatan,sürekli okuyan araştıran,sorgulayan,eleştiren bilgiye aç bir insan kılmak ve kendini ifade edebileceği bir mesleğe sahip olmasına yardımcı olmaktır.
Eğitim yoluyla bireye verilen bilgiler sadece faydaya dönük olmamalı,bireyin ruhi ve zihni yönünü de tatmin edecek bilgiler sunulmalıdır.
İnsanlık tarihi bize şunu öğretmiştir ki, “düşünsel devrim”i gerçekleştirememiş toplumlar her
zaman geri kalmaya ve sömürülmeye mahkumdur.Geri kalmışlığı yıkmak ve sömürülmemek için düşünsel devrimi gerçekleştirecek dinamikler iyi analiz edilip tespit edilmelidir ki;bu dinamiklerden en önemlisi ve vazgeçilmezi hiç şüphesiz insan eğitimidir.
EN KARLI YATIRIM İNSANA YAPILAN YATIRIMDIR.

KAYNAK:
1-Necmettin Tozlu,Eğitim Felsefesi
2-B.Russell,Mutluluğun Ele Geçirilmesi
3-E.Fromm,Sevme Sanatı
4-Alfred Adler,Yaşama Sanatı

Cafer ŞAHİN

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;

Bilim ve İnsan

Yazan: cafersahin Temmuz 9, 2007

BİLİM VE İNSAN
İnsan yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, akıl ve iradeye sahip tek varlık. Akıl ve iradesiyle bütün canlılara hatta doğaya hükmetmekte. Bu hükmediş ilkel topluluklardan günümüze kadar gelen bilginin ve bu bilginin pratiğe ve tekniğe uygulanması ile elde edilmiştir.
Bilim’in birçok tarifi yapılmış ve yapılmakta.Bilimi; insanın neden, niçin, nasıl sorularına karşılık cevap bulma arayışı ile akli, gözlem ve deneylere dayanılarak kesinliği kabul edilmiş bilgi olarak tanımlayabiliriz.
Bertrand Russell’e göre Bilim; “Gözlem yoluyla ve bu gözlem üzerine kurulmuş akıl yürütme ile önce dünyayla ilgili belirli olguları, sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulgulama ve (talihli durumlarda) geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir.”
Cemal Yıldırım “Bilimin Öncüleri” adlı eserinde Bilim’i; “Doğayı özellikle doğaya ilişkin kuram ya da beklentilerimizi sürekli sorgulama işi” olarak tarif etmiştir.
Bilim, bütün insanlık tarihinin ortak mirası ve ortak bilgi hazinesidir. Gelmiş geçmiş bütün insan topluluklarının, medeniyetlerin Bilim’e az çok katkısı olmuş ve olmaya devam etmektedir.
Bilimsel bilginin ilk kullanıldığı yerler Fırat –Dicle- Nil ve İndus nehirleri yakınlarında kurulu medeniyetlerde başlamıştır. Özellikle Mezopotamya’da kurulan Sümerler ve Nil Vadisi’ne kurulan Mısırlılar Bilim’in öncülüğünü yapmışlardır. Günümüz takviminin ilk örneğini Geometri Bilimi’ni ilk kullananlar ve gök bilimleri ile ilgili ilk çalışmaları bu medeniyetler yapmıştır.
Bilimsel gelişimin Antikçağ’dan günümüze serüvenini ana hatlarıyla çizmeye çalışacağız. Takdir edersiniz ki, bu konuyu birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir. Bu nedenle konu iki bölüm halinde yayınlanacaktır. Bu sayımızda Antikçağdan 18.yy’a kadar olan bilimsel gelişimin macerası anlatılacaktır.
Bilimin gerçek inkişafı Antikçağ’da gerçekleşmiştir. M.Ö 8.-M.S. 5. yüzyıllarını içine alan Antikçağ Yunan ve Roma medeniyetlerini içine alır. Yunanlılar Matematik’te, Geometri’de, Fizik’te, Tıp’ta, Siyaset Bilimi’nde ve özellikle Felsefe’de o kadar büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir ki bırakın ondan sonraki yüzyılları günümüz düşünce hayatında bile etkili olmaya devam etmektedir.
Antikçağdaki bu bilimsel gelişimin arkasında insanı, doğayı topyekûn varlığı inceleyen araştıran ve sorgulayan kısaca düşünce sorunlarıyla uğraşan “filozoflar” vardır. Tarihte bilinen ilk filozof “Miletli Thales”dir. Thales’le birlikte Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos aynı dönemde (M.Ö.5.yy) yaşamış filozoflardır. Bu filozoflar İyonya Okulu’nun temsilcileridir de. Ayrıca “İlk neden nedir?” sorusunu bu filozoflar sormuştur.
Demokritüs; maddenin “atomlardan” meydana geldiğini söylüyor. Herakleitus ise her şeyin değiştiğini ve ancak karşıtların kavgasından doğduğunu söyleyerek Hegel ve Marx’da şekillenecek “Diyalektik”in varlığını ortaya koyuyordu. Sokrates, retorik sanatının en yetkin filozoflarından… Felsefesi iyilik ve güzellik üzerine kurulu ve öğrencisi Platon’un düşünce hayatında etkin insan. Platon bugünkü anlamda idealist felsefenin kurucusu. Aristoteles; yüzünü “duyular dünyasına”çevirmiş gerçek bilim adamının ilk örneği.Pythagoras, evreni matematiksel bir uyum olarak görüyor. Arşimet ise hamamda suyun kaldırma kuvvetini buluyor ve sevinçten ne yaptığını bilmiyor.Evet bu ve adını sayamadığımız daha birçok bilim adamı ve filozof antikçağın bilim temsilcileridir.
Antikçağda bilim ile ilgili bu kadar gelişme olmuşken neden teknik alanda bir gelişme yaşanmamıştır sorusu akla gelebilir.Düşünce tarihçileri bu soruya karşılık verdikleri cevap; “yunan medeniyetinde üretimin kölelerce gerçekleştirilmesi”olarak gösterilmiştir.
M.S.395 Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesiyle birlikte Batı uygarlığı her alanda bir çöküş, bir çözülüş ve bir kaos yaşamış bunun sonucunda -Tarihçilerin ifadesiyle-Batı ‘Ortaçağ’ karanlığına sürüklenmiştir.Bu dönem batı için açlığın,sefaletin,hastalıkların,sa-vaşların kısaca “İnsanlık trajedisinin” yaşandığı bir çağdır.Ortaçağ (4.yy -15.yy)‘ da toplumsal hayattaki bu çöküş bilimde de,sanatta da edebiyatta da kendini göstermiş ve Antikçağın yakaladığı o parlak dönemin devamı bir yana onun gerisine düşülmüştür.
Bertrand Russell’ın “Din ve Bilim” adlı eseri Ortaçağ karanlığındaki batı toplumu anlayışının ne kadar geri ne kadar bağnaz ne kadar gaddar ve acımasız olduğu örneklerle çok güzel açıklanmıştır.
Batı toplumunda 4.yy’dan itibaren başlayan çöküşün aksine yayılmakta olan “Hıristiyan Dini” ve onun yayıcıları eli ile kurulan kilise;İşsizin,aşsızın,kimsesizin barınağı
ve umudu olmuş, toplumsal dinamiklerini kaybeden Batının yeniden inşasında mimarı olmuş desek yanlış olmaz herhalde. Cemil Meriç “Mağaradakiler” adlı eserinde bu konu ile ilgili olarak;“Rahip Latince’ yi Hıristiyan edebiyatını ve din bilimini,eski çağ edebiyatı ilimlerinin bir kısmını mimariyi,heykeli,resmi ibadete yardımcı irfetleri insana ekmek, yiyecek, mesken sağlayan daha değerli sanatları yağmacı ve tembel barbarın serseri mizacına ters düşen ve beşeri fetihlerin en mühimi olan çalışma zevkini ve alışkanlığını…”kiliselerde kazandırıldığını söylemektedir.
Batı toplumundaki kilisenin olumlu etkisi 13.yy’a kadar sürmüştür.13.yy’dan sonra ise kendi güç ve iktidarı için insanları sömürmeye başlamıştır. O kadar büyük bir güce ulaşmıştır ki servetin üçte ikisi toprakların üçte biri ve gelirin yarısını kullanır olmuştur.Bilimin, sanatın ve edebiyatın gelişmesine engel olmuş, toplumu kendi anlayış ve kuralları ile belli bir kalıba sokma isteği ise her alanda ki gerilemenin sebebi olmuştur.
Ortaçağda Batı toplumu karanlık bir dönem yaşarken Doğu her yönüyle aydınlık bir dönem yaşamakta idi. Özellikle İslam Dininin yayılması ile birlikte Doğudaki toplumsal hayatın her alanında büyük bir gelişim ve değişim yaşanmıştır.İslam medeniyetlerinde 7.yy dan 13 yy kadar olan süreç de birçok Medrese, Rasathane, Hastane ve Kütüphane yapılmış, bilimle uğraşan insanlara destek olunmuştur.
Bu dönemde, Farabi,İbn’i Sina,Harezmi,El Cebir,Gazali,Mevlana,Ömer Hayyam…vs. adını zikretmediğimiz birçok düşünür ve bilim adamı ortaya çıkmıştır.İslam coğrafyasında Antikçağ Yunan ve Roma düşünürlerinin görüşleri ve eserlerinin çevirileri yapılmış mazisini unutmuş batının tekrar bu eserlerle tanışmasına vesile olunmuştur.
Doğunun zenginliği ve ihtişamı 12.yy’a kadar sürmüş, özellikle haçlı seferleri ile (11.ay’dan 13’yy kadar dört haçlı seferi düzenlenmiştir.) Asya steplerinden gelen ve tamamıyla yağmalama ve yıkma politikası güden Moğol istilası İslam coğrafyasındaki medeniyetlerin çöküşüne zemin hazırlamıştır. Bu seferlere maruz kalan birçok ilim şehrindeki medreseler ve kütüphaneler yakılıp yıkılmıştır. Ayrıca İslam coğrafyasında pozitif ilimlerdeki gerilemenin sebebi olarak yaşadığı dönemin en önemli düşünürü Gazali gösterilmiştir. Gazalinin kendisini tasavvuf’a vermesi ve diğer ilimlerin boş olduğunu ima etmesi İslam düşünce hayatının gelişmesine ket vurmuştur.
Batı toplumu 15.yy.da bilimde, sanatta edebiyatta büyük bir gelişme yaşamış(Rönesans) feodalite yıkılmış ve kilisenin etkisi (Reform) kırılmıştır. Rönesansı doğuran-Doğudan Batıya gelen- üç önemli icat vardır:
1-Barut
2-Pusula
3-Kağıt ve Matbaa
Barut ve onun türevi toplar derebeyliği ortadan kaldırmış. Pusula, coğrafi keşiflerin yapılmasına imkân tanımış. Kâğıt ve Matbaa ile okuma ve yazma bir imtiyaz olmaktan çıkmış İncil ve diğer kitaplar basılıp halkça okunarak kilisenin tekeli kırılmıştır.
Ortaçağdaki skolastik düşünceden kurtulmuş Batının XVI. ve XVII.’ yy’ da ki ürettiği bilim adamı sayısı o kadar muazzamdır ki, sanki geçmiş dönemlerin acısı çıkarılmıştır.Bu bilim adamlarının her biri alanlarında büyük bir dehadır: F. Bacon,Kopernik, Galileo, J.Kepler, R.Boyle, C.Huygens, Isaac Newton…vb.
Alexandre Koyre “Bilim Tarihi Yazıları” adlı eserinde skolâstik düşüncenin karşısında çağcıl düşüncenin insan aklının ve deneyin “Bacon”la başladığını söylemektedir.
Rönesans ve Reform hareketlerinin bilim alanındaki etkisi 16.yy’dan itibaren görülmeye başlanmıştır. Polonyalı gökbilimci Nicolaus Copernicus(Kopernik) Ortaçağ boyunca Ptolemaios(Batlamyus)’un Dünya merkezli sistemini alaşağı ederek, sistemin merkezine Güneşi (Güneş merkezli sistemi ilk öne süren Helenistik dönemde yaşamış astronom Aristarkus’tur.) oturtturmuştur. Danimarkalı bilim adamı Tycho Brahe’nin dakik gözlemlerini kullanan öğrencisi Cohannes Kepler ise Gezegenlerin Güneş etrafında dairesel değil de,eliptik bir yörüngede hareket ettiğini bulmuştur.
Galileo Galilei 16.yy’ın en parlak bilim adamıdır. Fiziği ve Matematiği deneye ilk uygulayanlardan olmuştur.Aristo’dan beri gelen yüksekten atılan bir cismin ağırlığı ile orantılı bir şekilde ivme kazanacağı düşüncesi Galileo’da son bulmuş,bütün cisimlerin eşit ivme ile düşeceğini “Pisa” kulesinde yaptığı deneyler’le(Her ne kadar Alexandre Koyre,Galileo’nun
Pisa kulesinde deney yaptığının safsata olduğunu söylese de) ispat etmiştir. Ayrıca Galileo “Teleskopun” mucididir de.
Newton, XVII yy’ ın en önemli bilim adamıdır.Evrendeki kütlesel çekimi yasalaştıran ışığın tanecikle hareket ettiği fikrini ortaya atan, Matematikteki “İntegral” hesaplama yöntemini bulan ve Optik bilimindeki(renk ve ışık üzerine)çalışmaları ile çok yönlü bir bilim adamıdır.Newton “Princigia”adlı eserini yayınladıktan sonra o kadar ünlenir ki tanınmış bir Matematikçi “Acaba onunda bizler gibi yeme,içme ve uyuma türünde günlük gereksinimleri var mıdır?” sorusunu sorma ihtiyacını duymuştur.Bir nevi insan üstü bir varlık olarak görülmüştür.
XVII yy.da ki bilim adamları iki düşünce alanında öbeklenmekte idi:
1-Doğaya geometrik bir anlayışla bakan Evren’in Matematiksel bir düzenle işlediğini söyleyen Platon’cu ve Pythagoras’cı anlayış
2-Doğayı muazzam, mükemmel ve kusursuz çalışan bir makine olarak kabul eden Descartes ve Gilbert’ in öncülüğündeki “mekanikçi” düşünce.

Antikçağdan 18.yy kadar olan bilimsel gelişim-ne kadar yavan olsa da-anlatılmaya çalışılmıştır. Dergimizin bir sonraki sayısında ve yazımızın 2.bölümünde buluşmak üzere…

Kaynakça
1-Alexandre KOYRE “Bilim Tarihi Yazıları” TÜBİTAK
2-Cemal YILDIRIM “Bilimin Öncüleri” TÜBİTAK
3-Adrian BERY “Bilimin Arka Yüzü” TÜBİTAK
4-Richard S.WESTFALL “Modern Bilimin Oluşumu” TÜBİTAK
5-Rom HERRE “Büyük Bilimsel Deneyler” TÜBİTAK
6-Bertrand RUSSEL “Sorgulayan Deneyler” TÜBİTAK
7-Bertrand RUSSEL “Din ve Bilim” Cem Yayınevi
8-Cemil MERİC “Mağaradakiler” İletişim Yayınları
9-Orhan HANÇERLİOĞLU “Düşünce Tarihi” Remzi Kitabevi

Cafer ŞAHİN

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;

Aile

Yazan: cafersahin Temmuz 9, 2007

AİLE
Aile toplumun en küçük yapı birimidir.Bir toplumun gerçek manada toplum olabilmesi ailelerin varlığına dayanır.Toplumdaki gelecek nesillerin istihsali ve yetişmesi ailede gerçekleşir.Aile bir nevi toplumun [neslin çoğalımı açısından]fabrikasıdır.
İnsanlık tarihinde aile olgusunun ne zaman ortaya çıktığı konusunda bir konsensüs yoktur.Dinsel öğretilere göre(dört büyük din) evlilik ilk insandan( Hz .Adem ve Havva) itibaren başlamış sosyologlara göre ise avcı ve toplayıcı topluluktan sonraki toprağın işlenmesi ve yerleşik düzene geçişde başlamıştır.Tarım toplumunda özel mülkiyet doğmuş ve mülkiyetin sahibi olan insan kendisinden olan ve mülkiyetin korunmasını ve işlenmesini sağlayacak nesillere ihtiyaç duymuş ve gerçek manada aile kurumu ortaya çıkmıştır.

Aile ve toplum ilişkisini insan bedenine benzetmek mümkündür.İnsan bedeni topluma bedeni oluşturan hücreler(Bir insan bedeni ortalama 60 trilyon hücreden meydana gelir) ise aile ye tekabül eder. Organlarda ki bir veya birden fazla hücrenin kaybı veya bozunumu bedene pek zarar vermez lakin hücre kaybında veya bozunumunda sürekli bir artış varsa (kanser hücreleri gibi) kritik bir aşamadan sonra bedene zarar verecektir.İşte toplumu meydana getiren ailelerin yapısında sürekli bir bozunum varsa bu toplumun iflasına sebep olacaktır.Unutulmamalıdır ki sağlıklı bir toplum sağlıklı aileler üzerine temellidir.
Aile olayını insan yönünden ele alırsak niçin birey aile kurma ihtiyacını duyar?Bireyin toplumsal kurallarla zaten sınırlandırılmış olan özgürlüğünü daha kısıtlayıcı bir konuma düşüren aile kurma eğiliminin kaynağı nedir?İnsandaki bu insiyakın üç temel nedeni vardır.
1-Yalnızlık duygusunu giderme
2-Ebedilik duygusu
3-Fizyolojik ihtiyaç
1-Yalnızlık duygusunu giderme:Toplumsal bir varlık olan insan toplum içinde yalnızlık duygusu ile yaşar.Yalnızlık insana en onulmaz acıları tattırır.Yalnızlar hapishanesinden kurtulmanın yolu sevme-sevilme ve birlik olma duygusundan geçer.Birlik olmanın en kestirme yolu ise karşı cinste yok olmaktır.İnsan sevmek ve sevilmek ister,insan kendisine değer verilmesini ister,insan sahip olduğu meziyetlerin yüceltilmesini ister,en önemlisi insan duygu ve düşüncelerinin bir yolunu bulup aktığı bir varlık ister.
2-Ebedilik duygusu:İnsan da ebedi olma arzusu vardır.fakat insan tecrübe yoluyla dünyaya gelen her canlının ölümü tadacağını öğrenmiştir.Dünyada ebedi olmanın en kolay yolu doğurganlık içgüdüsü ile karşılanır.Kendisinden doğan ve ondan sonradakiler hep kendisinin devamıdır.Özellikle kadında neslin devamı arzusu erkeğe göre daha fazladır.Kadın kendi eti ve kanından varolan,kendine benzeyen ve yaratma olgusu (sadece müsebbip olsa da) hazzını tadan varlıktır.
3-fizyolojik ihtiyaç:İnsanda yeme, içme, korunma ve barınma ihtiyacından sonraki en büyük ihtiyaç cinsel ihtiyaçtır.İnsandaki cinsel ihtiyaç diğer canlılara nazaran süreklilik arz eder.Dinsel ve toplumsal kurallar insanın bu ihtiyacını meşru bir zeminde(evlilik) karşılanması gerektiği duygusunu verir.Unutulmamalıdır ki insandaki cinsel istek sadece fizyolojik bir ihtiyaç değil aynı zamanda senkronize olmuş ruh ve bedenin bir olma isteğidir de.Evlilik bu duyguların yitimi için biçilmiş kaftandır.
Aile müessesinin teessüsünde farklı duygu ve paradigması olan iki insanın uyumlu bir beraberlikleri nasıl oluşur.?Aile içerisinde karşılaşılan sorunlar ve bunların çözüm yolları nelerdir? birazda bu konuları tartışalım.
İlk önce kadının aile ve toplum içindeki konumu ve bunun kadın üzerindeki psikolojik etkisini irdeleyip ve kuracağı aileye yansımasını inceleyelim.
Kadın aile ve toplum içinde (özellikle gelişmemiş toplumlarda daha fazladır)erkeğe göre tali bir konuma sahiptir.Erkeğe verilen sevgi, saygı ve değer kadına verilmez.Bu kadında “aşağılık kompleksi”nin oluşmasına sebep olur.Bunun tek sebebi olabilir oda erkeğe göre bedenen güçsüz olmasındandır.
Kadın ergenlik yaşına ulaşıp evlenecek çağa ulaştığında aşağılanma duygusunun giderilmesi için kendisini seven,kendisine değer veren ve saygı duyan bir erkek ister.Kadın için sevilmek sevmekten önceliklidir.Çünkü aile ve toplumda hep ikincil olmuş,hakir görülmüş ve aşağılanmıştır.
Bu durumu bir örnekle açılayalım:Bir ailenin Burcu ve Okan adında bir kız ve bir erkek çocukları olduğunu tasavvur edelim.Bu kardeşler arasında bariz yaş farkı olmasın.Aile içerisinde Burcu her işe koşuşturur:Yemek yapar,bulaşık yıkar,temizlik yapar…..vs. Okan ev içinde Burcuya göre nerde ise hiçbir iş yapmaz.Burcu hizmet eden Okan ise hizmet edilen konumdadır.Bu şartlar altında yetişen Burcunun “Aşağılık kompleksi” ne tutulması kaçınılmazdır.
Evlilikte kadın eşinin sevgisini sadece hal ile değil dil ile de pekiştirmesini ister.kadın erkekten seni seviyorum,ne kadar harikasın,güzelliğin karşısında sarhoş olup ser mest oluyorum gibi sözcükler duymak ister.Kendisine verilen bir çiçek veya hediye en büyük mutluluktur.Çünkü bunlar kendisinin değerli bir varlık olduğunun tasdikidir.işte kadının eşinden her gün “seni seviyorum” gibi sözcükleri duymak istemesinin sebebi aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır.fakat kadın bilinç altında erkekle eşit olduğunu kabul etmişse veya eşinin her alanda bir adım önünde ise, yönetilen değil yöneten ise durum değişecek belki erkek aşağılanma duygusu ile eşinden övgü dolu sözcükler bekleyecektir.
Eğer kadında(nadiren erkekte de olabilir) “aşağılık kompleksi” marazi derecesinde ise her iki tarafı zor günler bekliyor demektir.Böyle tip insanlar eşinin sevgi,saygı ve ilgisini diğer insanlarla paylaşmak istemez.Bu olguların sadece kendisine dönük olmasını arzu eder.Bu da imkansız olacağı için aile içerisinde sürtüşmeler ve çatışmalara dönüşür.
Kadın erkeğe göre daha duygusal ve sezgiseldir.Doğurganlık kendisinde olduğu için çocuklarına karşı daha şefkatli ve merhametlidir.Daha aile merkezlidir ve bütün dünyası kurduğu yuva üzerine kuruludur.
Kadın aile ve toplumsal kurallarla daha disipline olmuştur.Daha sabırlı ve daha azimlidir.İsteğinde istikrarlıdır.Kadının bu özellikleri karşısında erkek-ne kadar rasyonel de olsa- aile içerisinde iktidarı devretmek zorunda kalır.
Erkek aile ve toplum içinde daha özgür,daha kural tanımaz ve daha az disipline olmuştur.işte bu özellikler erkeğin daha “rasyonel olmasına” kaynaklık eder.tabi ki iki cins arasındaki fizyolojik ve ruhsal farklılıklar da göz ardı edilemez.
Erkekte sevme olgusu sevilme olgusundan önceliklidir.Eğer erkek evlenmezden önceki kadına göstermiş olduğu ilgi,alaka ve sevgiyi evlilik sürecinde de göstermiş olsaydı belki bütün sorunlar örtbas edilirdi.Lakin erkek evlendikten sonra kadını ele geçirilmiş bir varlık olarak görmeye başlar.Her gün ilgi ve alakası silikleşir.Bir gün o hale gelir ki eşinin ne yaptığını ve ne söylediğini bile umursamaz.Erkekte ki bu hissin giderilmesi birazda kadına bağlıdır.Kadın ele geçirilmişlik duygusunu erkeğe tam olarak yaşatmamalıdır.kendisine ait duygu, düşünce ve his dünyasını ifşa etmemelidir.Kadın kendisinde erkeğin giremediği kapıları kilitli sırlı ve erişilmez odalar bırakmalıdır.

Sağlıklı aile sevgi hoşgörü ve empatik ilişki temeline dayalıdır.Bunlardan bir veya bir kaçının Yokluğu aile kavramının aksamasına neden olur.İki insanın evlendikten sonraki en büyük hataları eşinin kendisi gibi düşünmesini kendisi gibi hareket etmesini kendisine ait değer yargılarının ve paradigmasının eşinde de olmasını istemesidir.
Evliliğin her iki insan için ateşten bir gömlek olmaması için zorunluluklar zincirinin kırılıp libere olmuş bir birlikteliğe dönüşmesi sağlanmalıdır.
Toplumda sağlıklı nesillerin yetişmesi anne ve babanın uyumlu birlikteliğine bağlıdır.Bu birliktelik toplumdaki en vazgeçilmez ve en kutsi birlikteliktir.

17/12/2006
Cafer ŞAHİN

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;

KÜRESEL ISINMA

Yazan: cafersahin Temmuz 2, 2007

Cafer Şahin/Teknoloji ve Tasarım ÖğretmeniKüresel ısınma son yıllarda Dünya gündemini meşgul eden;bilimsel kuruluşların,bilim adamlarının ve yazar çizerlerin üzerinde çalıştığı bir konudur.
İlk önce “Küresel Isınma” nedir,nasıl oluşmaktadır,konularına açıklık getirelim:Dünya’ya Güneş’ten gelen ışınların bir bölümü absorbe edilir,bir bölümü ise uzaya geri yansıtılır.Güneş ışınlarının Dünya’da tutulmasını saplayan çeşitli gazlar vardır:Karbondioksit,Nitrojen oksit ve
Kloroflorokarbon(CFC) vb.İşte bu gazların güneş ışınlarını tutup dünyaya yaymasına “sera etkisi” denir.Bu gazlar atmosferde artış gösterirse güneşten gelen ışınların daha fazla tutulma- sınave dünyanın daha fazla neden olacaktır.Eğer bu gazlar olmasaydı Dünya’da (ısı kaybın-dan dolayı) yaşam da olmayacaktı.Demek ki sorun bu gazların olmasında değildir.Sorun bu gazların gelişmiş ülkelerin(zengin ülkelerin) ekolojik dengeyi hiçe sayan daha fazla üretim, daha fazla kazanç hırsı ve bilinçsiz bir şekilde(fosil yakıtların) tüketiminden kaynaklanmakta-
dır.
Küresel ısınmanın önüne geçebilmek için 168 devlet tarafından “Kyoto Sözleşmesi” imza- lanmıştır.Kyoto sözleşmesi günümüzde Dünya’ya salınan sera gazlarını 1990 yılında,yayılan
Sera gazlarının % 5 oranının altına düşürme amacını taşımaktadır.Ne yaman bir çelişkidir ki
Sera etkisi yapan gazaların en fazla üreticisi konumundaki USA(ABD)(Kişi başına harcanan enerji miktarı Avrupa ve Japonya insanının iki katıdır)Kyoto Sözleşmesini imzalamamaktadır.
Küresel ısınmanın Dünya yüzeyindeki etkilerini inceleyen son çalışma İngiliz Ekonomist Sir
Nicholas Stern tarafından gerçekleştirilmiştir.Sir N.Stern’in raporu Dünya gündemine otur- muş ve bilim çevrelerinde ilgi uyandırmıştır.
Sir N.Stern küresel ısınmanın önüne geçilmezse dünya ekonomisine vereceği zararın 7 tril-
Yon dolar olacağını ileri sürmektedir.N.stern’in küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlerini
üç başlık altında toplamak mümkündür:
1-Enerjinin verimli kullanımı
2-Çevreci enerji kaynaklarına yönelme
3-Sıkı bir denetim mekanizması
Sir N.Stern’e göre önlem alınmaması halinde küresel ısınmanın sonuçlarını sıralarsak;
-Dağlardaki buzların erimesi ile bir milyar insan susuzlukla mücadele edeceky
-Yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde kırk’ı yok olacak
-Kuraklıklar milyonlarca insanı göçe zorlayacak
-Kutuplarda buzulların erimesi ile deniz seviyeleri yükselecek ve deniz kenarındaki yerle-
şim yerleri su altında kalacak.
Bazı çevrelerce küresel ısınmanın sonuçları felaket senoryalarınadönüştürülmektedir.
İleri sürülen felaket bu senoryaları nelerdir?Bazılarını maddeler halinde sırayalım:
-Ilık ve nemli hava veba bakterisinin yayılmasına neden olacak
-Salgın hastalıklar artacak
-Kene ısırığına bağlı beyin iltihapları artacak
-Yeni hastalıklar ortaya çıkacak
-Fırtına ve kasırga oluşumu artacak
-Yeniden buzul çağının yaşanmasına neden olacak
-Ağaç ve bitkilerin fotosentezi azalacak ve buna bağlı olarak atmosferdeki karbondioksit
oranı artacak.
-Denizlerin seviyesi birkaç yüzyıl sonra 70 metrenin üstünde yükselecek
Yukarıda sayılan küresel ısınmaya bağlı sonuçlar gerçekleşirse üzerinde yaşadığımız dün-
ya diğer gezegenler gibi neredeyse yaşanmaz hale gelecektir.İnsan denen şu garip varlık kendi eliyle kendi geleceğinin mahvına çalışmakta.Sadece kendi geleceği olsa ne gam ne hüzün!Fa-
kat bütün canlıların geleceğini karartmakta.
Üzerinde yaşadığımız Dünya ve Ekolojik sistem bize bizden öncekiler tarafından emanet e-
dilmiştir.Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için,“ KÜRESEL ISINMAYA HAYIR!” demenin tam zamanıdır.

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;

EVREN

Yazan: cafersahin Temmuz 2, 2007

Cafer Şahin / Teknoloji ve Tasarım Öğretmeni

Uzay,zaman ve mekanı içine alan evren büyüklüğü ile insanoğlunun hayalini bile zorlamaktadır.Bu büyüklük öyle bir büyüklüktür ki kaç ışık yılı gitseniz aynı noktaya ulaşamayacaksınız.Evrenin sahip olduğu bu büyüklüğü çeşitli verilerle ifade edecek olursak konu daha iyi anlaşılacaktır:Evrende Samanyolu galaksisi gibi 100 milyar galaksi ve ve her galakside ise 100 milyar yıldır olduğu tahmin edilmektedir.
Güneş sistemine en yakın Proksima Centauri Yıldızı Güneş’e 4 ışık yılı uzaklıktadır.Güneş’in Samanyolu galaksisinin merkezine uzaklığı 30.000 ışık yılı kadardır.Samanyolu galaksisine en yakın galaksi 900.000 ışık yılı yılı uzaklığındadır.Carl Sagan “Kozmoz” adlı eserinde “Ola ki kozmozta bulunsak,bir gezegene rastlama olasılığımız on milyar trilyonun trilyonunda birdir” demektedir.
Güneş’in kütlesi sistemimizin en büyük gezegeni “Jüpiter” in 1000 katı ve sistemindeki gezegen- lerin ve uydularının kütlesi toplamının 745 katı kadardır.Samanyolu galaksisinin toplam kütlesi ise güneşin kütlesinin 110 milyar katıdır.Samanyolu galaksi sarmalının kendi etrafındaki dönüş hızı, saatte 900.000 kilometredir.Güneş’in Samanyolu galaksisi çevresindeki dönüş hızı,saatte 720.000 km ve Dünyamızın Güneş etrafındaki dönüş hızı ise saatte 108.000 kilometredir.
Evren ezeli ve ebedi midir veya bir başlangıcı ve sonu var mıdır,Evren’in bir başlangıcı varsa nasıl oluşmuştur,konuları geçmişten günümüze filozofların ve bilim adamlarının ilgisini çekmiş ve bu konuda birçok teoriler ortaya atılmıştır.
Günümüzde Evren’in oluşumu ile ilgili en geçerli teori “Bing-Bang Teorisi”dir.Bu teori A.Einstein’in “Genel görelilik” kuramına ve Edwin Hubble’nin 1929’daki gözlemlerine daya- nılarak geliştirilmiştir.E.Hubble teleskopla yaptığı gözlemler sonucunda Yıldız kümelerinin bizden hızla uzaklaştığını tespit etmiştir.Bu da evrenin genişlemekte olduğuna ve başlangıçta bir noktada toplandığına işaret ediyordu.
Bing-Bang Teorisi’ne göre Evren’in oluşumu:Evren ilk halinde sıfır hacme( yokluk) sonsuz yoğunluğa(kütle) ve sonsuz bir sıcaklığa sahipti.Bu anda,bilinmeyen bir sebeple büyük bir patlama oldu.Patlama anında sonsuz bir sıcaklık vardı.Bir saniyenin yüzde biri kadar bir zamanda sıcaklık 100 milyar dereceye düşmüştü.Bu sıcaklıkta maddenin hiçbir bileşeni bir arada değildir.Bu anda elektron ve karşı parçacığı pozitron,elektron sayısı kadar nötrino ve ışık vardı.Patlamadan üç dakika sonra ise evrenin sıcaklığı bir milyar dereceye düşecek ve maddenin çekirdeğini oluşturan proton ve nötronun bileşmesine imkan verecektir.Steven Weinberg “İlk Üç Dakika” adlı eserinde bu konu ile ilgili olarak şunu söylemektedir:“Evren ilk üç dakikada gerçekten de kesin olarak eşit sayıda parçacık ve karşı parçacıktan oluşsaydı;sıcaklık bir milyar derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı.
Ünlü Fizikçi Stephen W.Hawking “Zamanın Kısa Tarihi” adlı eserinde ilk patlama anı ile
ilgili olarak şunu söylemektedir:“Büyük patlamadan bir saniye sonraki yavaşlama hızı yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile evren daha bugünkü büyüklüğüne ulaşmadan çökmüş olacaktı.”
Büyük patlamadan birkaç yüz bin sene sonra sıcaklığın düşmesine bağlı olarak elekro manyetik kuvvetin zayıflaması ile elektronlar ve çekirdek birleşip hidrojeni ve helyumu oluşturacaktır.Daha sonra gaz ve toz bulutları kütlesel çekim altında birleşerek yıldızları,yıldızlar ise galaksileri oluşturacaktır.
Yüzyıllar önce yıldızların ve gezegenlerin bir gaz ve toz bulutundan oluştuğunu Thomas Wright-Immanuel Kant ve Laplace öne sürmüştü.
Bing Bang Teorisini destekleyen bilimsel veriler nelerdir?
Sıralarsak:
1-Doopler etkisi( Bizden uzaklaşan yıldızların kırmızıya kayması )
2-Uzayın her tarafına yayılmış mikrodalga radrasyon
3-Evrenin boşluktaki sıcaklığı ( -273 derece )
4-Radyo dalgaları
Yukarıda sıralanmış bilimsel veriler ışığında evrenin yaşının ortalama 15-20 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir.Büyük patlama anından bugüne evren genişlemesini sürdürmektedir ve her galaksinin birbirinden uzaklaşma hızı saniyede 60.000 km’dir.
Evrenin genişlemesi sonsuza kadar sürecek mi yoksa kritik bir anda durup tekrar kendi üzerine yoğunlaşacak mı sorularına cevap aranmaktadır.Eğer kendi üzerine büzüşürse zamanın akış yönü geçmişten geleceğe değil de,gelecekten geçmişe doğrumu akacak konusu insan havsalasını zorlamaktadır.
Bing Bang Teorisi’nin ortaya koyduğu gibi madde ezeli( özdekçi Felsefe anlayışının tam tersi ) değildir.Bir başlangıcı vardır ve bir sonu olacaktır.Evren yoktan var olmuş ve varlıktan yokluğa doğru akmaktadır.

Yazı kategorisi: TÜM YAZILAR | » yorum bırak;